Yerinden Edilmiş Köpekler


Bu yazımda önce Isle of Dogs / Köpek Adası filmindeki, sonra ise İstanbul’daki sokak köpeklerinin yerinden edilme süreçlerinden bahsedeceğim.

Isle of Dogs

Film, Japonya’da evcil ya da sokak köpeği fark etmeksizin bütün köpeklerin, köpek gribi oldukları bahanesiyle toplatılıp, çöplerin döküldüğü bir adaya bırakılmaları ile başlıyor. Bu köpekler ölüme terk edilmişken, bir yandan aşıyı bulmaya çalışan bilim insanı ve ekibi, bir yandan köpekleri geri isteyen ve bu yöndeki karara karşı çıkan liseli bir topluluk ve köpeğini aramaya giden bir çocuğu izliyoruz.

Her daim bencil olmayı başarabilen insan, köpek gribi oldular diye bütün köpekleri ölüme terk etmeyi uygun görüyor. Bunun insani yöntemi bu mudur? Wes Anderson filmde farklı olanın, hasta olanın, istenmeyenin belirli bir alana bırakılarak ölüme terk edilmesi fikrini işliyor.

Distopik atmosferin içinde şekillenen senaryosu ile evrensel olarak sorunlu hale gelmiş siyasete göndermeler yapılıyor. Irkçılık, direniş, örgütlenme, yerinden edilme, göç temaları Anderson’un dünyasında yer bulmuş. Demokrasi ve tek adam rejimlerini köpekler üzerinden tartışan protestocular, diktatör, kanun hükmünde kararnameler ile Isle of Dogs izleyenlere fazlasıyla tanıdık gelecek.

Filmi izlerken bir şekilde kurtulacaklardır diye düşünüyorsunuz. Çünkü, bu bir film ve mutlu biteceğini umut ediyorsunuz. Ancak aynılarını yaşamış, kurtulamamışların hikayesini biliyorsanız, gerçekten canınız yanıyor.

Kurtulamamışların Hikayesi 

İstanbul yüzyıllardır köpekli bir şehirdi. Halk, köpekleri seviyordu. Çünkü bir yandan bekçilik yapıyorlardı. Mahalleleri ve sokakları sahiplenip, koruyorlardı. Köpek, Osmanlı başkentinde, özellikle Müslüman halkın yaşadığı mahallelerde yaygın olarak korunan, bakılan, hastalandığında destek verilen, beslenen bir hayvandı.

İstanbul’da köpeklerin başı ilk kez bir İngiliz turist yüzünden belaya girmiştir. Galata’da gece yarısı bastonuyla köpeklerden korunmak isteyen yabancı, köpeklerin hücumuna uğruyor. Kaçarken yüksek bir duvardan düşüp, ölüyor. Bunun üzerine Sultan 2. Mahmut köpekleri toplatıyor. Halk karşı çıkıyor. Yeniçeri Ocağı’nı dağıtınca da kararını geri alıyor.

İkinci büyük köpek toplama harekatı, Sultan Abdülaziz devrinde yaşanıyor. Köpekler toplanıyor, teknelere konulup Sivriada’ya bırakılıyor. Tam bunun üzerine şehirde büyük bir yangın çıkıyor. Halk, bu uğursuzluğu köpeklerin toplatılmasına bağlıyor. Bunun üzerine tekneler Sivriada’ya gidiyor ve köpekleri yükleyip, İstanbul’a geri getiriyor.

1910’da ise İstanbul’un tarihindeki en büyük köpek itlaf kampanyası başlatılıyor. Köpek toplama ekipleri, dev kerpetenlerle hayvanları neresinden yakalarlarsa orasından tutup, Tophane’ye getiriyorlar. Oradan da Sivriada’ya sürgün ediliyorlar. Bu sefer kesin gidiş yapılıyor. Bir daha geri dönmüyorlar. Bu sebeplerle Sivriada, Hayırsızada diye anılıyor. 80.000’den fazla sokak köpeğinin ölümüne neden olan bu olay, köpekli bir şehir olan İstanbul’un tarihindeki en önemli kırılmalardan biridir.

Sivriada’da köpek katliamını gören Fransız yazar Robert Gillon’ın olayla ilgili yazısında şu ifadeler yer alıyor: “Sivriada, tepesi sivri mi sivri, kocaman kayalıktır. Üzerinde tek bir yeşillik görünmüyordu. Çok geçmeden Sivriada’nın burunlarından birinin açığından geçtik. O anda da köpek havlamaları duyulmaya başladı. Yüz değil, bin değil, sayılamayacak kadar çoktular! Kıyıdaki çakıllı kumsal üzerinde birbirlerini ezercesine itişip, kakışarak koşuşuyorlar, etlerinden et kopartılıyormuş gibi havlıyor, uluyor, haykırıyorlardı. Az sonra rüzgarla birlikte burnumuza dayanılması imkânsız pis bir koku geldi. Daha doğrusu kendimizi bu kokunun içinde bulduk. Kitleler halinde ölen köpeklerin kokuşmaya başlayan cesetlerinin kokusuydu bu!”

Bu hayvanların yaşadığı kıyımın insan siyasetindeki karşılığı: soykırım!

Chienne d’histoire

Chienne d’historie filminin afişi.

Olayı anlatan Chienne d’histoire, Türkçe’ye, Hayırsızada olarak çevrilmiştir. Yönetmeni Serge Avedikian olan kısa film, 2010’da Cannes Film Festivali’nde en iyi kısa metrajlı film ödülünü almıştır. Kısa filme ulaşmak için: https://www.youtube.com/watch?v=DZYjFP2dkj4

Bu büyük katliam bile insanları, sokak hayvanlarına bakmaktan vazgeçirmedi. İstanbul bugün, hâlâ köpekli bir şehir; köpeklerin şehirde yaşamaya direndiği bir şehir.

Doktora çalışmasını İstanbul’da sokak köpeklerinin yerinden edilme süreçleri üzerine sürdüren hayvan hakları aktivisti Mine Yıldırım şöyle anlatıyor: “İstanbul, küresel bir şehir olarak yeniden inşa edilirken, köpekler sokaklardan şehrin çeperlerine, birer şantiye alanına dönüşmekte olan ormanlara, sanayi havzalarını birbirine bağlayan, insan yerleşiminden uzak arazilere, ölüme terk ediliyorlar. Oranın hayvanı değiller, ormanda yaşamayı bilmiyorlar, şehirliler. Bir keresinde benim elimde bir leblebi paketi vardı. Leblebi almıştım yanıma. Sabah, çok erken saatte Bolluca’ya gidiyorum. Ve o kese kağıdı yırtıldı, leblebiler saçıldı. Oradaki köpekler ona koşuyorlar, kuru mama zannediyorlar onu. Kuru mama yemeye alışmış hayvanlardan söz ediyoruz., Bu köpekleri alıp, ormana atıyorsunuz.”

İnsanlar şöyle düşünüyor: “Atıyoruz ormana en azından sincap yer, kurbağa yer”. Ormanlarda yaban hayatı var elbette ama köpek, sincap falan yemiyor. Bunlar şehirli hayvan, yabani köpek değiller. O hayvan aç, susuz kalıyor. Böyle olunca saldırganlaşıyor. Ulaşabilirse ulaştığı köyde köylü tarafından dövülüyor, işkence görüyor, istenmiyor, kovuluyor. Hiçbir yere ulaşamayanlar da birbirine saldırıyor, parçalıyor. Ölüme terk edilmiş binlerce can. Kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin istemediği, saldırganlaşmış, yaşam alanını kaybetmiş hayvanlar.

Köpekler Neden Saldırır?

Her hayvanın farklı karakterleri var. Fakat saldırganlık, karakteristik bir özellik değil. Hiçbiri, saldırgan doğmuyor. Köpekler saldırmaz değil, ancak, asla sebepsiz saldırmaz. Bunun arkasında kısırlaştırma yapılmamasından kaynaklanan hormonel agresiflikten, hayvanların beslenmek yerine şehirden alınıp, kırsala atılmasına, barınaklara toplanıp, kendi pislikleri içinde ölene kadar aç bırakılmalarına kadar sayısız sorumsuzluk ve kötülük var.

Bugün ormana değil de sokaktan alınıp, barınağa getirilen köpekler de mutlu değil. Barınaklar, bir nevi toplama kampı. Demir kafeslerin ardında, betonda, gün ışığı görmeden, büyük korku ve endişeyle yaşıyorlar. En az 3 bin köpek var. Yedikule, Kurtköy, Kısıklı bu barınaklara örnek.

Belediyeler Sokak Köpekleri İçin Ne Yapıyor?

Yasada hayvanların toplatılarak ormana, kırsala, barınağa bırakılması gibi bir yetki yok. Bugün mevcut 5199 sayılı Hayvan Koruma Kanunu, belediyeye şunu diyor: “Hayvanı aşılayıp, kısırlaştırıp, aldığı yere bırakmak kaydıyla toplayabilir.” Ancak belediyeler bu görevlerini ifa etmek yerine; sokak köpeklerini toplayarak ormana, barınağa bırakıyor. Bugün Sarıyer’in en kuzeyindeki ormanda bulduğunuz köpeğin küpesi, Beyoğlu Belediyesi’ne aitse o zaman belediyelerin direkt ya da dolaylı olarak bu işe karıştığını görüyorsunuz. Belediyelere bu konuda baskı yapılmalı, görevlerini yerine getirmeleri sağlanmalıdır. Her belediye, kendi sınırları içindeki hayvanları toplatıp, ormana bırakılmasını engellemeli, aldıkları ödeneklerle kısırlaştırılma, aşılanma, beslenme imkanlarını karşılamalıdır. Sokak köpekleri, sokakların köpekleridir. Benim sokağımın, senin sokağının.

Sokak köpekleri hepimizindir, kimsesiz değillerdir!


Tuğba Çifci

Senin Tepkin ne?

MUTLU MUTLU
1
MUTLU
ŞAŞKIN ŞAŞKIN
0
ŞAŞKIN
ÜZGÜN ÜZGÜN
0
ÜZGÜN
HAVALI HAVALI
1
HAVALI
KALP KALP
7
KALP
DÜŞÜNEN DÜŞÜNEN
0
DÜŞÜNEN

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: