Şehir Dışında Üniversite Okumak


Herkese merhabalar. Genelde tarih ve edebiyat yazıları ile haşır neşir bir yazar olarak, ilk kez bu türde yazı yazmak eğlenceli olacak diye düşünüyorum. Trakya Üniversitesi’nde okumuş ve daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne geçmiş bir öğrenci olarak tam başlığa uygun hikayeler ve deneyimlerimden bahsedeceğim. Umarım keyifle okursunuz ve sizlerin duygularına hitap edebilirim. 

Yolculuk

Bir valiz, bir dost ve güzel geçen bir yolculuğun ardından Edirne’deyim. Yeni bir ev, yeni bir oda ve yeni bir şehir. Küçücük, sessiz sakin bir mahallede, balkanların dağlarını ve ovalarını net gören bir dünyaydı benim evim. Ev sahibim imam, arkadaşım deist, gel gitler arasında kavrulan ben, yeni meskenime yerleştim. Gelmeden önceki heyecanım ise geldiğim vakit, bir anda bitmişti. Belki de şehir dışında öğrencilik yaşayan ve kalabalık bir kentten gelen herkesin sorduğu gibi ben de şu soruyu sordum: Benim burada ne işim var? Alışması zor ama alıştıkça kopamadığım ve hala özlediğim günler böylece başlamış oldu. 

Sorumluluk Bilincinin Fark Edildiği İlk An

Ev kontratı, faturaları üstüme almak, interneti açtırmak ve dahi site yöneticisi teyzeyle kavga ederek haftaya müthiş bir giriş yaptım. Şehir dışında okurken ilk hissettiğiniz şey, kontrat falan derken ailenizin aslında ne kadar zorluklar içinde sorumluluk sahibi olduğudur. Tabi, ekmek elden su gölden yaşarken bir anda tüm devlet kurumlarını gezince sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Hatta ben bu deneyimimden sonra faturalara yansıyan vergi miktarlarını ve bunlara nasıl politik yaklaşılır hususlarında pek çok fikre sahip olmuştum. Bir keresinde hatta, elektrik faturası 80 TL gelmişti ve yarısı taşıma bedeliydi. Pek sevgili dostum, ev arkadaşım, Dünyada Cenneti Yaşayanlar Derneği üyesi Ogün, elektrik idaresiyle konuşarak: ”Ağabey siz taşımayın, biz gelip alalım elektriği.” demişti. Bir miktar harçlık ve ders notlarını yüksek tutarak alınan burslarla geçinince bu tarz olaylara şahit olabiliyorsunuz.  

İlk Okul Günü Hissedilenler

Yukarıda bahsettiğim işlemleri yaptıktan, kavgaları ettikten sonra ilk kez okula gittim. Ben böyle amfiler, konferans salonları beklerken, lise 5 düzeyinde bir fakülteye giriş yaptım. Beklentimin çok altında bir manzarayla karşılaşınca: “Ulan, babam gelse de dönüyoruz dese, dönerim.” dedim. Sonra tabi, yaşımın artık bu tarz eylemlere müsait olmadığını fark edince liseli modundan çıktığımı fark etmiştim. Bu kısımda anlatmak istediğim şey; şehir dışına çıkmış her öğrenci, büyüme olayının kavgayla, gürültüyle ve tarz ortamlarda takılmakla olmadığını fark ediyor. Büyümenin, bir evi geçindirecek iradeye sahip olmak olduğunu anlıyor. 

Komşuluk

Bir komşum asker, bir komşum polisti. Hepsi de pırıl pırıl, güzel insanlardı. Öğrenci olduğumuzu biliyor, hep bir yardımsever modunda takılıyorlardı. Balık pişti mi, aşure yapıldı mı hemen bir tabak gelirdi mutlaka. Öğrenci olduğumuz bilinir, ona göre davranılırdı. Komşuluk kısmı, her öğrenci için çok önemli bir konu. Hele ki kız öğrenciler için çok önemli bir husus. Gelip gidenin olacak, okul arkadaşların yemeğe gelecek, kimisi de yatıya kalacak. Kız evine erkek gelse dert, erkek evine kız gelse dert. Neyse ki Edirne gibi bir şehirde olduğumdan, bu husus onlar için pek önemli değildi. İnsan hayatının özel alanı ve korunumu konusunda hassaslardı. “Bize ne beya kim nabüsa yapsın.” ilkeleri olduğundan bu konuda çok rahattık. Yav bizde öyle zampara adamlar değildik, zımpara modunda takılıyorduk. Hemen şeeeyapmayın! 

Ev Ortamı

Ev ortamım benim açımdan bulunmaz Hint kumaşıydı. Çocukluktan beri yakın arkadaşım olan Ogün’le evi tutmuş, kiralamıştık. Birbirine yakın dertlere muzdarip iki adam, aynı evdeydik. Her öğrencinin yaşayabileceği ev arkadaşı sorunu bizde yoktu. Elbette ki birbirini tanımayan insanlar, bu güvensizliği doğal olarak yaşıyorlar. Bizde bu türden bir sorun yoktu. Bu yönden şanslıydım. Ogün’ün eve çıkma deneyimi vardı. Bu sayede tüm işleri, hesabı kitabı kendisinden öğrenmiştim. Her öğrenci kıyak, kafa dengi bir insanla iki veya dört yıl -uzatırsanız kaç yıl okursunuz bilemem- yaşamayı hayal eder. Çünkü, huzurun ve anlayışın olmadığı bir ortamda iyi bir üniversite hayatından bahsedilemez. Bu paragraf okey, pişpirik kağıtları, multiplayer oyunlar ve eve gelen yenge(ler)in damat şikayetlerini dinlemekle devam ediyor. Ben sizi bunlarla bunaltmayayım. Ben çok bunalmıştım çünkü 🙂 

İnsandan Daha Dost Bir Canlı Edinin

Elbette ki Eşref Bey de vardı. Eşref Bey deyince öyle insan falan anlamayın. Lakin, insanlardan daha çok huzur veren bir canlıdan bahsediyorum. Eşref, bizim köpeğimiz. Her öğrenci eve çıkmak istiyorsa bu fikri kafasına oturtmalı bence. Çünkü, şehir dışında yeri geldiğinde her şey monotonlaşacak, hele ki büyük şehirden küçük şehire gittiyseniz canınız çok sıkılacaktır. Bir köpek evde olursa her şey daha huzurlu ve can sıkıntısız geçebilir. Eşref de Ogün’ün köpeği olur. Haytaya sinirlendikçe: “Ogün’ün köpeği gel buraya!” diye bağırırım. Aslında çok severim Eşref’i. İlk göz ağrımızdır, baba adamdır. Gerçekten de öyledir, beş tane çocuğu var. Bir tanesini sahiplendik. Eve sonradan gelen ve member olan Oğuz arkadaşımıza verdik. Almayaydık iyiydi, babasına çekti hayta. Eşref’le dertleşir, sohbet eder, takılırız. Onun umrunda ise ancak kendisine mama verdiğim zaman olurum. Lakin, İstanbul’a döndükten sonra Edirne’ye ziyarete gittiğimde Eşref özlemiş olsa gerek, ben gidene kadar benimle uyudu, Ogün’le uyumak istemedi. 🙂 

Okul Arkadaşları

Okul arkadaşları da üniversiteye yeni başlayan arkadaşlar için çok önemli. Üniversite hayatı bu; ilk başta herkes soğuk nevale ve askeriyeye düşmüş gibi temkinli davranabilir. Kimin ne olduğu belli değil sonuçta. O yüzden ilk başlarda kimse gerçek karakterini ortaya koymuyor. Bu sıralarda herkes ders dinleyen mülayim öğrenci modunda. Bu durum tabii ki inek öğrenci oldukları için değil, merak ederek geldikleri dersliklerde canları sıkılmasın diye dinledikleri ders olayı. Edirne’nin havasından mıdır suyundan mıdır nedir, kolay alışmış ve güzel anılarla dolu zamanlar geçirmiştim. Halı saha maçları (-25’te göt kesen balkan soğuklarında, kadronun yarısı öteki gün okula gelememişti.) , Ayşekadın’dan Meriç Nehri’ne ve Karaağaç’a kadar bisiklet turları, kent ormanında piknikler ve evde yapılan mangallar. Umarım, yeni başlayan arkadaşların ve şu an İstanbul Üniversitesi öğrencisi olan okurlarıma bu güzel anılar da nasip olur. 

Biriken Anılar

Sonuç olarak; müthiş deneyimler yaşadım ve her öğrencinin yaşaması için örnek bir anı yazısı olur diye umuyorum. Yani, düşünün; eve geliyorsunuz, evde sürüsüyle insan var ve evde tanıdığınız tek adam ev arkadaşınız. Ona soruyorsunuz ve onun da tanıdığı tek adam sizsiniz. Böyle ilginç anılar ileride, büyüklerimizin yaptığı gibi anı albümü tadında müthiş anılar olarak birikecektir. Sorumluluk bilinci, hayatta kalmak için kazanılan tecrübeler, ikili ilişkiler, kaygılar, aşklar, komşuluklar, arkadaşlıklar… Siz şimdi buna ömrünüzden dört yılın hatırası mı diyorsunuz? Sadece dört yıl? Ben demiyorum…  

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Feyyaz Dinçer

Senin Tepkin ne?

MUTLU MUTLU
1
MUTLU
ŞAŞKIN ŞAŞKIN
0
ŞAŞKIN
ÜZGÜN ÜZGÜN
1
ÜZGÜN
HAVALI HAVALI
1
HAVALI
KALP KALP
2
KALP
DÜŞÜNEN DÜŞÜNEN
0
DÜŞÜNEN

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: