Processed with VSCO with ss1 preset

Pamukkale Gezisi ve Hayal Kırıklığı


Pamukkale travertenleri, “cennet vatan” dediğimiz ülkemizin başlıca doğal güzelliklerinden biridir kuşkusuz. Sadece yerli turistlerin değil, yabancı turistlerin de gözdelerinden biri. Ben de 21 yaşına gelip de henüz Pamukkale’yi görmemiş olduğum için utanıyordum açıkçası. Ta ki geçen aralık ayına kadar.

Hayaller

Sevgilim -kendisi Güney Koreli-, aralık ayında 2 haftalığına Türkiye’ye gelmeye karar verdi. Ben de başladım gezimizi planlamaya. Hafta içini İstanbul’da geçirip, hafta sonları İstanbul dışına gidelim dedik. Hafta sonu gezilerimizden biri için de Pamukkale’yi seçtik. Cuma günü öğlen gidecek, pazar günü akşam üstü dönecek şekilde biletlerimizi aldık. Cuma günü Denizli’de yaşayan kuzenim arabasıyla bizi gezdirecek, cumartesi ve pazar da Pamukkale çevresini dolaşacaktık.

Zaman yaklaştıkça Pamukkale travertenlerinin resmine bakıyor, gezimiz için heyecanlanıyoruz. Bir yandan da 3 gün içinde Pamukkale’de neler yapabileceğimizi tartışıyoruz. İnternetten: “Nerde kalmalı, nereyi gezmeli?” diye araştırıyoruz. İkimiz de yüzmeyi seven insanlarız, termal sularda yüzeceğiz diye mutlu oluyoruz…

Tabi ben sanıyorum ki Pamukkale çevresi turistler için döşenmiş, travertenler de büyük bir alan —neticede hem travertenler hem Hierapolis hem de Kleopatra havuzu aynı yerde-, tüm günümüzü alacak! Her yerde içi masmavi su dolu havuzcuklar… Su derin değil ama sıcak. Ayaklarımız üşümeyecek yani. O havuzcukların içinde sanki Maldivler’e gitmişçesine poz vereceğiz, sıcak suyun tadını çıkaracağız. Travertenlerin tepesine çıktıktan sonra Hierapolis’i keşfedeceğiz.

Son olarak da saat 4’e kadar -sevgilimin saat 5’te online sınavı vardı ve otelde olmamız gerekiyordu.- Kleopatra havuzunda keyif yapacağız. Otelimize dönüp, duş aldıktan ve sevgilim sınavına girdikten sonra dışarıda akşam yemeği yiyeceğiz. Belki bir iki kadeh rakı içip, geceyi sonlandıracağız. Ben yine Pamukkale çevresinde birçok farklı restoran, kafe ve bar var sanıyorum malum turistik bölge ya… Beklentiler büyük!

Pazar günü dönmeden önce de güzelce bir kahvaltı, ardından paragliding yapacağız, Kırmızısu’yu da görüp, geri döneceğiz. Havalimanı uzak olduğundan fazla vaktimiz olmayacak.

Bu hayallerle Pamukkale merkezdeki bir otele 2 gecelik rezervasyon yaptırdık. 356 TL, $25 de indirim kodu kullandım booking üzerinden. 216 TL’ye geliyor yani. 2 gece için fena değil diyoruz, otelin puanı çok yüksek.

GERÇEKLER

1. Gün

İlk olumsuz haberi kuzenimden aldık. İş gereği bizim geleceğimiz hafta sonu şehir dışına çıkması gerekiyormuş. Neyse dedik, kendimiz Denizli çevresini gezer de otele gece döneriz diye düşündük. O kadar gitmişken Denizli’yi görmemek olmazdı.

İkinci olumsuzluğu ise daha havalimanına gitmeden yaşadık. Havalimanına varmak üzereyken telefonumu evde unuttuğumu fark ettim. Sevgilimin Türk hattı yok. Yani, ne internetimiz var ne de kimseyi arayabiliyoruz. Geri dönüp, telefonu alsak geç kalacağız. Neyse dedik, 2 gün telefonsuz yaşasak ölmeyiz. Nasıl olsa havalimanında internet vardır. Nasıl gideceğimizi buluruz bir şekilde.

Üçüncü olumsuzluğu da havalimanında yaşamış olduk. Ücretsiz internet yokmuş… İstanbul gibi koskoca şehrin havalimanında ücretsiz internet yok, vallahi skandal! Dünyanın en çok turist ağırlayan 10 ülkesinden birisin ama en büyük şehrinin havalimanında ücretsiz internet yok. Neyse dedik adresi biliyoruz. Kapıya gittik, uçağı beklemeye başladık. Bu sefer de uçağımız 1 saat rötar yedi.

“Sıra Pamukkale’ye gitmeye geldi.”

Bir şekilde Denizli’ye vardık, sıra Pamukkale’ye gitmeye geldi. İnternetimiz olmadığı için toplu taşımaya bakamadık. Fakat, Havaş gibi bir otobüs gördük. Fiyatını da bilmiyoruz ama: “İstanbul’daki 14 TL, Denizli’de en fazla kaç para olabilir ki?” diye düşündük. Düşünmez olaydık! 25 TL’imiş! Yuh, İstanbul’la aynı mesafe olmasına rağmen 1.5 katından daha pahalı! Yine neyse dedik, bir kere geliyoruz ne de olsa Pamukkale’ye…

Derken bir sürprizle daha karşılaştık. Otobüs Pamukkale’ye gitmiyormuş, Denizli’ye giderken başka bir araç gelip, bizi alacakmış. Onun için de kişi başı 10 TL daha verecekmişiz. Allah’tan otelimizin önüne kadar bırakacakmış. Yoksa internet de yok, sokağın ortasında kalacağız. Tamam dedik, ne yapalım. Lakin, düşününce 25+10, kişi başı 35 TL’den git-gel, totalde 140 TL Pamukkale – Havalimanı arası ulaşıma harcamış oluyoruz. Eee uçağa da zaten kişi başı 250 TL verdik, ediyor totalde 640 TL… Otobüsle gitseymişiz daha ucuza gelecekmiş. Biz, uçak ve otobüs arasında çok fiyat farkı yok bari hızlı olsun diye uçakla gidelim demiştik oysa ki.

Hem rötar hem şehir içi ulaşım derken ancak saat 8’e doğru otelimize varabildik. Karnımız da çok aç. Denizli falan yalan oldu yani. Neyse hemen odamıza yerleşip, dışarı çıktık. Ancak Pamukkale’de de kimsecikler yok. Birkaç restoran var ama hepsi kapalı gibi gözüküyor. Asla düşündüğüm gibi değil. Arabada giderken izbe bir yer olduğunu görmüştüm ama köy gibi olacağını da düşünmemiştim. Turistik yer, binlerce ziyaretçi alıyor diye etrafı da gelişmiştir sanıyorum ancak bildiğimiz köydeyiz!

İşin komik kısmı, köy halkı turistlere alışmış. Özellikle de Asyalı turist çok geliyor diye her yerde Çince, Japonca, Korece yazılar var. Gördüğümüz her restoran -kapalı da olsa tabelalar var- Asya yemeği de satıyor. 

“Bildiğimiz tavuk pilavı, dakdoritang diye yutturmaya çalışıyorlar.”

Ne yazık ki çevredeki her restoranın işinin hakkını veremediğini deneyimleyerek öğrendik. Açık olan restoranlardan birine girip, ‘dakdoritang’ diye bir Kore yemeği söyledik; acılı tavuk yemeği gibi ancak gochujang denilen Kore’ye özgü bir sosla yapılıyor. Bildiğimiz patatesli, salçalı, sulu tavuk yemeği geldi önümüze. Yanına da Kore usulü haşlanmış sade pirinç değil de bildiğimiz Türk pilavı geldi. Bildiğimiz tavuk pilavı, dakdoritang diye yutturmaya çalışıyorlar yani. Sevgilim de diyor ki: “Hmm, gochujang yok ama gerçekten de benzetmeye çalışmışlar.” Ben de dedim ki: Yahu ne diyorsun, ne benzetmesi? Türkiye’deki herhangi bir anneye salçalı, sulu, tavuk yemeği yapar mısın desen önüne gelecek yemek bu!” Şaşırarak: Öyle mi?” dedi. -Öyle ya!”

Azcık hayal kırıklığına uğramış gibi oldu ama çok da çaktırmadı. Ben de bozuntuya vermemeye çalıştım. Çünkü; gerçekten de çok açtık. Sevgilimin, Türkiye’deki favori yemeği künefe vardı, künefe de söylemiştik. Moral bozmaya gerek yoktu. Karnımızı doyurmuştuk. Saat de geç olmuştu. Otelimize dönüp, mutlu mutlu uyuma zamanı gelmişti. Ne de olsa büyük gün bir sonraki gündü.

2. Gün

Sabah 9.30 gibi kalkıp, kahvaltımızı yapıp, hazırlandık ve düştük traverten yollarına. Aşağıdan yürüdüğümüz için milli park çevresinde biraz oyalandık. Göldeki ördeklere yem verdik. Yemi kapmak için birbiriyle yarışan ördekler bizi, fazlasıyla eğlendirdi.

Saat 12 gibi travertenlere -güney kapısına- vardık. Girişte ben öğrenci kimliğimi göstererek 30 TL’ye, 1 yıl geçerli, öğrenci müze kartı aldım, sevgilim ise 50 TL ödeyerek bilet aldı. Müze kart, yabancılara çok daha pahalı oluyor. Ancak Türkiye’de üniversite okuyan yabancı öğrenciler, öğrenci müze kartından yararlanabiliyorlar.

“Hayal kırıklığı yaşamamak elde değil.”

Ayakkabılarımızı çıkarıp, travertenlere ilk adımımızı attık ve travertenlerin buz gibi suyuyla tanışmış olduk. Hava zaten soğuk ve çıplak ayağız. Termal su akmasını beklediğimiz yer, kan dondurucu soğukta. Hayal kırıklığı yaşamamak elde değil. Sonra öğrendik ki sol tarafta sürekli akan su ılıkmış ve travertenlerdeki tek ılık su, oymuş. Havuzcuklardaki su, buz gibiymiş! Yazın belki sıcaktır bilemiyorum, ancak biz çok üşüdük. Bir yandan da tuzlu zemin ayağımıza batıyor. O şekilde arada ayağımızı soldan akan ılık suya sokup, dinlene dinlene, fotoğraf çeke çeke tırmanmaya başladık.

Havuzcuklardaki suyun rengi gerçekten çok güzeldi. Ancak fotoğraflardaki gibi her yer masmavi su ile kaplı değildi. Tırmandıkça gördük ki havuzcukların bir kısmında hiç su yok. Hele o Pamukkale fotoğraflarında gördüğümüz alt alta, masmavi su ile dolu havuzcukların tamamı boştu ya da kurumuştu. Fotoğraflardaki görsel tatminini gerçek hayatta bulamamıştık.

Ayrıca sandığımız kadar büyük bir yer de değilmiş. Girişten yukarı doğru çıkan düz bir yol var ve fotoğraf çekmeden yürürseniz 10 dakikanızı bile almıyor. Koskoca Pamukkale travertenleri kısa bir yokuştan ve çoğunluğu kurumuş havuzcuklardan ibaret bir yermiş. Yine de ikimiz de daha önce tuz dağı görmemiş olduğumuzdan bu yolu yürümek bizim için farklı bir deneyim oldu dedik ve Hierapolis’e ulaştık.

“Ayrıca buradaki su, birçok hastalığa iyi geliyor.”

Açıkçası saat 2’ye geliyor diye Hierapolis’i çok detaylı gezmedik. Sadece antik tiyatroyu gördük diyebilirim. O yüzden Hierapolis hakkında fazla yorum yapamayacağım ancak büyük bir yer olmadığını söyleyebilirim. Bizi asıl heyecanlandıran Kleopatra havuzuydu. O sebeple doğrudan havuza yöneldik.Müze kartınız dahi olsa havuz girişi için kişi başı 50 TL ödemeniz gerekiyor ve sadece 2 saat havuzda kalabiliyorsunuz. Sırf bu yüzden birçok kişi havuza girmemeyi, etrafından şöyle bir dolaşmayı tercih ediyor. Ancak biz yüzme sevdalısı olduğumuz için pahalı bulsak da havuza girdik. Havuz gerçekten de çok güzel. Suyun kendisi de havuzdaki mimari kalıntılar da muhteşem. Ayrıca buradaki su, birçok hastalığa iyi geliyor. Şahsen cildime çok iyi geldi ve sivilce izlerimi fark edecek şekilde azalttı.

Havuzun tüm güzelliğine rağmen havuzun işletmesi tek kelimeyle berbat. Girişi için 50 TL veriyorsunuz, size bir havluyu ve bir çift terliği bile çok görüyorlar. Çünkü, kendileri havuza gelen havlusuz insan nasıl olsa bizden alacak diye düşünüyor ve fahiş fiyatlara havlu satıyorlar. Ayrıca kabinler havuza çok uzak ve aradaki mesafeyi yürüyene kadar şiddetli rüzgara maruz kalıyorsunuz. Hele havuzdan çıktıktan sonra kabine yürüyeceğim diye soğuğu yiyip, şifayı kapmak kaçınılmaz oluyor. Maalesef ki o günün akşamından itibaren, 1 hafta grip oldum ve İstanbul’da gezmeyi planladığımız bazı yerleri gezemedik.

“Acaba aşağı inerken de yalın ayak mı ineceğiz?

Saat 4 civarı olmuştu ve geri dönmemiz gerekiyordu. Aramızda konuşurken: “Acaba aşağı inerken de yalın ayak mı ineceğiz? Yok canım, illa ki ayakkabı ile yürüyebileceğimiz bir yol yapmışlardır. Binlerce insan geliyor, o kadar salak olamazlar değil mi?” demiştik ve bilin bakalım ne oldu? Güney kapısından çıkmak isteyenlere travertenlerin içinden yalın ayak, ıslana ıslana inmek dışında herhangi bir alternatif yok! Ee, bizim otelimiz güney kapısına yakın ve saat 5’te otelde olmamız gerekiyor. Bilmediğimiz yola gidip, kaybolma riskini göze alacak durumda değiliz. Ayakkabıları çıkarıp, tıpış tıpış yürüdük güney kapısına ve 2. yedek çorabı almamıştık. Islak ayaklarla otele dönmek zorunda kaldık. Neyse ki otel yakındı.

“Bir an önce İstanbul’a dönmek istiyorduk.”

Pamukkale gezisi otele varınca bir nevi bizim için sonlanmış oldu. Çünkü, gerçekten de yemek yemek dışında çevrede yapabileceğimiz hiçbir aktivite yoktu. Meğerse Denizli merkezde kalmak ve gün içinde Pamukkale’ye gelmek, geceyi de Denizli şehir merkezinde geçirmek gerekiyormuş. Ancak biz internetimiz olmadığı için Denizli merkeze gidip, gelmek istemedik. Olur da son vasıtayı kaçırır taksi tutmak zorunda kalırız diye otelde vakit geçirmek daha mantıklı geldi. Zaten fazlasıyla para harcamıştık. Bir an önce İstanbul’a dönmek istiyorduk. Çünkü, İstanbul’da saat 6-7’den sonra yapabileceklerinizi düşündüğünüzde, Pamukkale’de yapacak hiçbir şeyimiz olmaması bize vaktimizi boşa harcadığımızı hissettiriyordu. Sen gel taaa Kore’den Türkiye’ye, sadece 2 haftan olsun ve cumartesi gecelerinden birini boş geçir, olacak iş değil!

3. Gün

“Artık İstanbul’a gidiyoruz, yaşasın!”

Dürüst olmak gerekirse tüm günüm: “Koca günü ziyan ettik, yapacak hiçbir şey yok!” diye düşünmekle geçti. Esas planda 3. gün paragliding yapacaktık ancak kişi başı 280 TL olduğunu duyunca vazgeçtik, ne yapalım. Hiçbir şey planladığımız gibi olmamıştı ki zaten…

Yine de vaktimiz var diye otelden çıkış yaptıktan sonra, Karahayıt’a gittik. Kırmızısu çevresini gördük. Küçücük bir yerdi. Köydeki teyzeler hep birlikte ayaklarını suya sokmuş, suyun ne kadar şifalı olduğunu anlatıyorlardı. En azından etraf Pamukkale’ye göre daha canlıydı. Birçok dükkan ve stand vardı: bir nevi çarşı gibi. Birkaç hediyelik eşya dışında bize hitap eden herhangi bir ürün satılmıyordu. Sırf yapacak başka işimiz yok diye dükkanlara baka baka yürüdük. Bir kafede -kafe dediğim de çay bahçesi- 1-2 saat oyalanıp, geri döndük.

Havalimanına vardığımızda: “Artık İstanbul’a gidiyoruz, yaşasın!” diye seviniyordum ki 1 saatlik rötar da burada yedik. Tahminimizden daha geç varmış olduk İstanbul’a ama sonuçta vardık, mutluyduk.

Sonuç

Keşke bu geziyi 3 günlük değil de günü birlik planlasaymışız. Böylelikle hem konaklama için para vermeyecektik hem de havalimanı – Pamukkale ulaşımı için masraf yapmayacaktık. Elbette İstanbul’da geçirebileceğimiz fazladan 2 günümüz olacaktı. Ayrıca konaklamaya ve havalimanı ulaşımına harcadığımız paraya biraz daha eklesek 2 kişi paragliding yapabilecektik. Paragliding zaten çok vakit alan bir aktivite değil, vakit sıkıntımız da olmazdı.

Sabah 9’dan akşam 5’e dek paragliding yapmak, travertenleri gezmek, Hierapolis’i görmek ve Kleopatra havuzuna girmek gayet mümkün. Pamukkale çevresini gezdikten sonra da Denizli merkeze gidip, akşam yemeği yiyip, Denizli çevresini gezebilirdik. Akşam 10-11 gibi tekrar otobüse binsek ertesi sabah İstanbul’a varabilirdik. Pamukkale gezisi ne kadar hayal kırıklığı olsa da en azından beraberdik ve bir sonraki gezimizde neleri farklı yapabileceğimizi öğrenmiş olduk.

 


İlay Tokdemir

Senin Tepkin ne?

MUTLU MUTLU
0
MUTLU
ŞAŞKIN ŞAŞKIN
2
ŞAŞKIN
ÜZGÜN ÜZGÜN
1
ÜZGÜN
HAVALI HAVALI
0
HAVALI
KALP KALP
3
KALP
DÜŞÜNEN DÜŞÜNEN
0
DÜŞÜNEN

0 Yorumlar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.